Çok Yakında

Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan

Ocak 24th, 2017 | by Ümit Demirci
Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan
Yazarlar
0

(Ümit Demirci’nin Kuzey’in Ocak sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Eski meslektaşım olan bankacılar iyi bilirler. Bankacılar için 31 Aralık’ta bir hayat son bulur, 1 Ocak’ta bambaşka bir hayat başlar sanki.

Geçmiş yılda elde edilen başarılar tutturulan hedefler, sermayedara sağlanan kârlar; hepsi geride kalmıştır artık.

Geçmiş on yıl kâr etsen de hatırlanan o yılın zararıdır maalesef. Ya da hiç kredisi batmamış bir şube yöneticisi için o yıldan daha önemli hiçbir şey yoktur.

O yıl!…..

O yıl geçen yıl mıydı, yoksa bu yıl mı bilinmez. Ama çok zor bir yıl geçirdi dünya. Bitse de kurtulsak diye dört gözle baktığımız bir yıl.

Savaş, ölüm, gerginlik, ihanet, hıyanet, gözyaşı ve zorluk dolu bir yıl oldu 2016…

Sınav hâlâ sürüyor maalesef.

Acaba tüm bu sıkıntılar geçmiş yılda kaldı mı? Merak edilen bu.

Tüm bu olumsuzlukların ön plana çıktığı ve sürekli gündemde tutulduğu dönemde, ne yatırımcılar kendilerinde bu yatırımları yapacak cesaret buluyor ne de bu büyümeyi finanse edecek kreditörler.

Ama sürekli birbirlerini suçluyorlar.

Sanayici ve işletme sahipleri, bankaları güneşli havada şemsiye tutmakla suçluyorlar. Bankacılar da firma sahiplerini işletmelerine yeterli öz kaynak koymamakla ve boyunu aşan yatırımlara planlama yapmadan girişmeleriyle itham ediyorlar.

Bu öyle bir hale gelmiş durumda ki bankaların azalan risk iştahı nedeniyle kredilerini kapatma yoluna giderek, yeni kredi vermeyerek ve bazen de yolda oyun kurallarını değiştirerek, likiditeyi azalttılar. Bunun sonucunda da firmalar borçlanma maliyetlerinin artması, işletme sermayelerindeki açıklar ve aniden artan kurlar nedeniyle nakit akışlarını devam ettirme konusunda ciddi sorun yaşamaya başladılar.

Daha önce de bahsetmiştim sizlere. Rakamlar, görüşler ve beklentiler sonucunda oluşuyor. Aynı bilançoya farklı gözler bakıp farklı sonuç ve yorumlar ortaya koyabiliyor. Bu krediyi verenin risk algısı ve iştahı ile şekilleniyor. Bence ortada doğru da yok yanlış da. Sadece yorum var.

Şimdi son günlerin moda eleştirisi ülkemizde özel sektör döviz borçları. Sürekli ekonomi yorumlarını izliyor ve dinliyorum. İlk defa geçen gün bir programda değinilirken dinledim. Kur farkı ve kur zararı anlık ve fiktif bir harekettir. İşlem sonuçlanmadan yazdığınız kâr veya zararın hiçbir anlamı yok.

Merkez Bankası’nın Ekim sonu verilerine göre toplam borç 224 milyar dolar.

Özel sektörün yurtdışından sağladığı toplam kredi borcu, Ekim sonu itibarıyla kalan vadeye göre incelendiğinde, 1 yıl içinde gerçekleştirilecek olan anapara geri ödemelerinin toplam 68.7 milyar ABD doları tutarında olduğu gözlenmektedir.

Ekim sonu itibarıyla, özel sektörün yurtdışından sağladığı kredi borcu gelişmeleri incelendiğinde, 2015 yıl sonuna göre uzun vadeli kredi borcunun 12.3 milyar dolar artarak 207.6 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 3.7 milyar dolar azalarak 16.8 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlenmektedir.

Buradan anlaşılacağı üzere borçların toplam yüzde 30’luk kısmı kısa vadelidir. Bu borçlanmanın büyük kısmı bankalar ve büyük sanayi kuruluşları olduğuna ve bu kurumların da kendilerini çeşitli finansal yollarla sigortaladıklarına göre çok fazla endişe edecek bir durum yoktur diye değerlendirme yapılabilinir.

Ve ayrıca döviz borcunu genellikle döviz geliri olan firma ve kurumların kullandığı düşünülürse, bu firma gelirlerinin en azından kullandıkları kredi miktarı kadar döviz olması normaldir. Ancak bu gelirler giderler gibi bilançoya yansıtılamamakta olduğundan maalesef firmaların bilançoları ciddi olarak bozulmakta ve kreditörler nezdinde endişe yaratarak firma üzerinde baskılar artmaktadır.

Bakan Mehmet Şimşek, alınacak kararlar içerisinde döviz kredi kullanımının bireylerde olduğu gibi gelir esaslı olabileceğini ve döviz geliri olmadan döviz ya da dövize endeksli kredi kullandırılmanın engellenebileceğini açıkladı. Bu karar şüphesiz desteklenmeli ancak belki de muhasebe sistemlerinde de revizyonlar yapılarak UFRS (Uluslararası Finansal Raporlama Standartları) standartlarında olduğu gibi sözleşme ve kontratlara bağlı ileri vadeli gelirlerin de bilançoya yansıtılması sağlanmalıdır.

Ülkemiz bankacılık sisteminin sağlam temelleri sayesinde şu an kriz boyutuna gelmeyen bir ekonomik durgunluk olduğu aşikar. Özellikle OHAL uygulamaları, süren gözaltı süreçleri firma ve kreditörleri ciddi olarak etkilemektedir. Bir gözaltı durumunda mal ve şirketlere el konulması, süreç hakkında en ufak bir bilgisi olmayan ticari işletmeleri ve bankaları alacaklarından dolayı sıkıntıya sokmakta ve hatta batmalarına sebep olmaktadır. Ayrıca ülkemizde ticarette var olan vade olgusu düşünüldüğünde, el koyulan malın henüz ödemesi gerçekleşmediğinden el koyulan kimin malı bu da tartışmalıdır bana göre.

Devletin özellikle KGF (Kredi Garanti Fonu) eliyle kreditörleri desteklemesi şeklinde atılan adımlar, KOSGEB (Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı) aracılığı ile yaratılan likidite gibi adımlar her ne kadar sınırlı olsa da, “Ben buradayım gerekli önlemleri de alıyorum” algısı açısından önemli ve değerlidir.

Merkez Bankamız tüm baskılara rağmen gerektiğinde müdahaleler ile varlığını ve varlık amacını hissettirmektedir. Bankalara karşılık oranlarında verilen destek ile piyasaya daha fazla likidite sağlanmaya çalışılmaktadır. Tüm bu süreçlere rağmen uluslararası gündemin yoğunluğu, Suriye ve İngiltere baskısına ilave olan İtalya da özellikle bankaların batması ve devletin müdahaleleri de hem paraya ulaşmayı daha zorlaştıracak, hem de ilave maliyetlere katlanmak zorunda kalacağız.

Piyasada ise bugünlerde şu soru sorulmaya ve cevap aranmaya devam edilecek.

Bankalar ilave kredi vermediği için mi firmalar batıyor? Yoksa firmalar battığı için mi bankalar ilave kredi vermek istemiyor.

Yorumlara kapalıdır.