Çok Yakında

Vazgeçilemeyen Akdenizli: Antalya

Nisan 22nd, 2017 | by Aslı Bora
Vazgeçilemeyen Akdenizli: Antalya
Yazarlar
0

(Türkiye ondan sorulur… Aslı Bora’nın Kuzey’in Nisan sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Kış gitti gidiyor, baharın eli kulağında. Açıkça itiraf etmesek de gönlümüz hep sıcak denizlere inme telaşında. Güneşin altında kavrulan rengarenk şemsiyeli kumsalları, kuytularda sürprizli koyları, Romalı bir generalin agorasında yürüdüğü antik şehirleri, doğanın kendiliğinden yarattığı mucizeleri bir arada bulmak peşindeyiz. Bu durumda rotamız ille de Akdeniz, yönümüz kesinlikle o yakışıklı Bergama Kralı’nın kurduğu benzersiz şehir: Antalya…

Yaz mevsiminin bütün coşkusunu yaşatır güzeller güzeli Antalya ama Kaleiçi’nin ve müzelerin tadına varmak için de en doğru zaman ilkbaharı kucakladığımız günlere denk gelir. İşte bende bu düşünceyle doğanın ve tarihin tam yerinde bütünleştiği Antalya’ya iniyorum. İlk işim merkezi noktalara yürüme mesafesinde bulunan, eşsiz Akdeniz manzarasına bakan bir otel olan Best Western’e yerleşmek oluyor. Dakikalar içinde Kaleiçi’ne ve Akdeniz’e tepeden bakan bir odaya kuruluyorum. Perdeleri ve balkon kapısını sonuna kadar açıyorum oda benim manzara zaten benim. Gözüm bu şehre doymayınca manzaranın içine karışmak şart oluyor. Kendimi surlarla çevrili antik limana, tarihin derinliklerinden fırlayıp gelen sokaklara bırakmak üzere harekete geçiyorum.

Cumbalar, kafesli pencereler, geniş avlular, taş duvarlar arasında daracık sokaklarla çevrili bir dünyadayım. İlk uğrak yerim firuze renkli çinileri, kırmızı tuğlalarıyla Antalya’nın simgesi haline gelen Yivli Minare Camii oluyor. Yivli Minare 38 metre yüksekliğiyle Kaleiçi silüetinde 13’üncü yüzyıldan bu yana varlığını sürdürüyor. Tam yerine gelmişken Yivli Minare Külliyesi’nin bir parçası olan medreseye de uğruyorum. Gıyaseddin Keyhüsrev adına yapılan ve taç kapısından plan özelliklerine kadar tipik bir Selçuklu yapısı olan medrese günümüzde hediyelik eşya dükkanlarına ev sahipliği yapıyor.

Kendi kendime mır mır mırıldandığım envai çeşit şarkıyla sokaklarda yürüyorum. Zamanı geçirmeyen giysiler giymişim gibi saatle göz temasımı kesiyorum. Taş yapılarda, ahşap kirişlerde, sokak köşelerinde bakışlarımdan kocaman parçalar kalıyor. Bir vakitler kalabalık ailelerin yaşadığı bu açık avlulu konaklar şimdilerde restoran, otel, kafe gibi işletmelere dönüşmüş durumda.

İlerleyişime Karaalioğlu Parkı’nda devam ediyorum. Parkta Bülent Ecevit’in yazdığı bir şiirin yazılı olduğu bir alan var ve bu nedenle halk arasında buraya Karaoğlan Parkı da deniyor. Karaoğlan isminin bu parka ne kadar da yakıştığını düşünmeden edemiyorum. Bu arada Hıdırlık Kulesi’nin eteklerinde buluyorum kendimi. Eski şehir surlarının bir parçası olan bu kule günümüzde ziyarete kapalı. 2’nci yüzyılda inşa edilen kulenin etrafında gelinler, damatlar, aşıklar pervane oluyor. Bir masal şatosunun küçük modeli gibi görünen kule, romantik fotoğrafların vazgeçilmez fonu olmuş gibi.

Karaalioğlu Parkı 70 bin metrekare alan üzerine 2’nci Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik kriz ortamında dönemin valisi Haşim İşcan tarafından tarafından yaptırılmış. Parkta onlarca bitki ve ağaç türünün yanı sıra değişik dönemlerde peyzaja katılmış ünlü heykeltraşların heykelleri de karşınıza çıkıyor.

Parkın bağrından yavaş yavaş uzaklaşıyorum. Etrafa dalmışken bu güzel şehrin simgelerinden Kesik Minare namıyla maruf Korkut Camii’yle rastlaşıyoruz. Binleri devirmiş yıllar önce Akdenizli tanrılardan biri adına yapılmış bir tapınağın kalıntılarıyla başlamış Kesik Minare’nin hikayesi. Hıristiyanlıkla beraber 5’inci yüzyılda üzerine bir bazilika kondurulmuş. Gel zaman git zaman Selçuklular tarih sahnesine çıkınca burası da camiye çevrilmiş. 1502’de 2’nci Bayezid’in şehzadesi Korkut merkezi Antalya olan Teke Sancakbeyliği’ne sürgün edilince yapı baştan sona elden geçirilmiş ve bir de minare eklenmiş.

Caminin adının Korkut olmasının nedeni de Şehzade Korkut. 19’uncu yüzyılda Kaleiçi’nde çıkan bir yangınla caminin bütün ahşap aksamı gibi minarenin ahşap bölümleri de tutuşmuş. İşte gün bugündür de Korkut’un Camii olmuş Kesik Minare. Bütün bu zaman içinde yorulduğumu fark edip daha önceden listeme aldığım Çay Tea’s Lunchroom & Deco Home’u bulmak için harekete geçiyorum. Biraz soruşturmayla çok yakınlarda olduğumu fark ediyorum. Çay Tea’s Lunchroom & Deco Home rengarenk harika bir mekan. Daha görür görmez içinizi ısıtan bir yer. Çay Tea’steki kısa molanın ardından Konyaaltı manzarasına dalmak için Varyant’a süzülüyorum. Maviye boyanmış dağlar ve upuzun sahil bana dünyanın en harikulade resmini sunuyor.

İnsanı hayal alemine sürükleyen Akdeniz manzarasını kendi haline bırakarak Türkiye’nin en güzel müzelerinden biri olan Antalya Arkeoloji Müzesi’nin kapısını çalıyorum. Antalya Likya, Pamfilya ve Pisidia gibi üç önemli antik kültür bölgesini içine aldığından Antalya Müzesi cezbedici bir koleksiyona sahip. Özellikle Perge de bulunan anıtsal heykeller ve halen güncel kazılardan çıkan ünik eserlerle müzenin kültür hazinesi sürekli genişlemekte.

Antalya Müzesi tanrıları, imparatorları, lahitleri, mezarları, mozaikleriyle gerçek dışı bir dünyaya açılan gizemli bir kapı gibi. Burada öylece duvarda asılı duran bir kabartmanın önünden bile kolay kolay ayrılamıyorsunuz.

Müzenin sihirli atmosferinden çıkıp tarihi limana inen asansöre biniyorum. Asansörün hemen yanında yer alan Oyuncak Müzesi’nde eğlenceli bir dünyaya şöyle bir dalıp, Kaleiçi’nde denize nazır bir yürüyüş yapıyorum. Antalya’ya bu gidişimde Kaleiçi’nin hemen bitişiğinde bir plaj keşfettim. Yıllar yılı orada duran Mermerli Plajı’nı görmemek benim kabahatim. Birkaç günlük tatillerde Akdeniz’le kavuşma düşü kuranlara pek uygun gibi geldi bana.

Antalya’nın kendine has ritmi içinde kaybolmuşken karşıma M.S. 130 yılında İmparator Hadrian onuruna inşa edilmiş Hadrian Kapısı karşılıyor. Binlerce yıllık bir kapıdan geçerken bu şehrin insanı büyüleyen bir tarafı olduğuna bir kez daha emin oluyorum.

Yorumlara kapalıdır.