Çok Yakında

Sadeliğin zerafeti: Marmara Adası

Kasım 21st, 2016 | by Aslı Bora
Sadeliğin zerafeti: Marmara Adası
Yazarlar
0

(Türkiye ondan sorulur… Aslı Bora sizin için gezdi, yazdı…)

Marmara Denizi’nde şahsına münhasır bir ada. Billur gibi bir deniz, katışıksız bir huzur. Bir tarafta üzüm bağları, diğer tarafta dünyaya nam salmış mermer yatakları. Kendi iklimini, kendi saatini, kendi tadında yaşayan masmavi bir liman: Marmara Adası.

asli-bora-yazar

Sımsıcak bir İstanbul gününde denizle gökyüzü arasında sınırlanmış bir adaya doğru yola çıkıyorum. İki buçuk saatlik yolculuk çınarlarla bezenmiş bir limanın kıyısında son buluyor. Büyük şehre olan yakınlığı göz önüne alındığında kurtarılmış bir bölge Marmara Adası. Adanın kendine özgü şahsiyeti kısa sürede beni etkiliyor. Balıkçısından zabıtasına, memurundan, dondurmacısına adada rastladığım herkes beni adanın ruhuna bir adım daha yaklaştırıyor. “Dünyada masumiyetini sonsuza kadar yaşatabilecek bir yer varsa, o yer kesinlikle burası olmalı” diye aklımın bir köşesine not düşüyorum.
Güneşli ve aydınlık manzaralar yaşatan bir ada gününde, püfür püfür ada havasına bırakıyorum kendimi. Sahili adımlayarak başlıyorum Türkiye’nin en büyük ikinci adasını gezmeye. Hava sıcak ama insanı yormayacak bir yumuşaklıkta. Yazın ortasında bu harika iklimi sağlayan en önemli etken adanın kuzey kesiminde yer alan saflık oranı yüksek mermer rezervi ve tabi ki adayı saran kızılçam ormanı…

Adanın mücevheri: Prokonnesos mermeri

aslı bora marmara adası

Marmara Adası göründüğünden çok daha fazlasını barındırıyor içinde. Antik çağlara kadar uzanıyor adanın hikayesi. Tarih sahnesinde Marmara Adası’nda ilk ikamet edenlerin Miletoslular olduğu düşünülüyor. Denizci ve sanatla iç içe bir kültürün içinden gelen Miletoslular için ada kısa sürede değerli bir ticaret kolonisi haline geliyor. Prokonnesos adıyla anılan adadan çıkarılan birinci sınıf mermer bütün Ege, Anadolu ve Akdeniz’de popüler oluyor. Prokonnesos mermerinin ihracatıyla zengin bir ticaret kolonisi haline gelen ada defalarca yağmaya uğruyor. Roma çağında ada İsa’nın öğretisini benimseyen ilk hıristiyanların sürgüne gönderildiği bir yer haline geliyor. Bizans İmparatorluğu’nda hıristiyanlığın zaferiyle birlikte bu sefer keşişlerin inzivaya çekildiği bir adaya dönüşüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetiyle birlikte bu naif adaya Türkler de yerleştiriliyor. Böylece 15’inci yüzyıldan itibaren ada, Türklerle Rumların ahenkle yaşadığı çok kültürlü bir yapıya bürünüyor. Mübadeleyle birlikte Rumlar adadan ayrılıncaya kadar iki halk iç içe yaşıyor.

Adanın binlerce yıllık geçmişini düşünerek yavaş yavaş ilerliyorum. Sahil boyunca çınarların güneşe siper olduğu, serin çay bahçeleri dikkatimden kaçmıyor. Merkezde yan yana dizili pastanelerden yükselen kokular içime doluyor. Zira burada ponçikler, kurabiyeler, börekler dükkan dışına yerleştirilen tezgahlarda sunuluyor. Buram buram sıcak poğaça kokusu atmosferi kaplarken ada geleneğine uygun olarak bende Can Pastanesi’nin camekanından taptaze poğaçalarımı alıp, tarihi çınarların gölgesinde serinleyen çay bahçelerinden birine kuruluyorum. Bir bardak çay eşliğinde Marmara Denizi’ni ve telaşsız kanat çırpışlarıyla deniz kuşlarını seyrediyorum. Adanın kendi halindeki kalabalığına karışmaya karar vermem çok uzun sürmüyor. Marmara Adası’nın yerli halkı mermer dışında, zeytincilik, bağcılık, şarapçılık ve balıkçılıkla uğraşıyor. Dolayısıyla çarşıdaki tezgahları buğulanmış üzümler, altın sarısı zeytinyağları, salamura yapraklar, zeytinyağlı ev yapımı sabunlar süslüyor. Marmara Adası, Akdeniz ikliminin ılımanlığı ve Karadeniz’de görülen yağış yapısının egemen olması nedeniyle çok bereketli topraklara sahip. Adanın bitkileri, otları, çayları her derde deva desem abartmamış olurum. Kudret narı, kuş mısırı, kantaron, ebegümeci, adaçayı, kuşburnu ve karabaş otu gibi bitkiler adanın rengarenk tezgahlarında bulacaklarınızdan sadece birkaçı. Üstelik bu bitkileri ve çayları alırken tezgahın sahibi olan adalılardan lezzetli hazırlama tarifleri de öğrenmek mümkün. Adanın tezgahları da adanın kendisi gibi sakin ve farklı. Kurutulmuş boy boy deniz yıldızı, deniz kabukları ve hatta deniz atları bile var bu tezgahlarda. Uğur getirdiğine inanılan aşk ve rüya çiçeği ise bir romandan fırlamışçasına ilgi uyandırıyor ada gezginleri üzerinde.
Deniz atlarını, aşk ve rüya çiçeklerini geride bırakıp ara sokaklara, dik yokuşlara yöneliyorum. Dar sokaklardan, genelde sonuna kadar kapıları açık evlerin önünden geçiyorum. Kapısı açık evler, sessiz sokaklar bana adanın tasasız bir hayat sürmek için ideal bir yer olduğu izlenimini veriyor. Az sayıda da olsa klasik Rum evlerine rastlıyorum. Adanın anı defterinden küçük bir bölümü okumak gibi bu Rum evleri.

Çınarlı Köyü

aslı bora marmara adasi

Güneş gökyüzünü terk etmeden adanın en güzel köylerinden birine doğru yol alıyorum. Adanın dolmuş durağı iskeleye oldukça yakın. Dolmuşta adalılarla koyu bir sohbete koyularak yüzlerce yıllık çınarlarla beni karşılayan Çınarlı Köyü’ne varıyorum. Adını tarihi çınarlarından alan köy eski bir Rum yerleşimi. Adanın 4 köyünden biri olan Çınarlı upuzun kumsalı, az tuzlu denizi, el değmemiş tabiatıyla son yıllarda gezginlerin seyahat listelerinde üst sıralara yerleşmeyi başarmış bir yer. Çınarlı Köyü’nde yalnızca deniziyle değil aynı zamanda doğa sporlarına olan elverişli yapısıyla da seyahat severlerin gözdesi. Dağ bisikleti, doğa yürüyüşü, dalış, yelken ve olta balıkçılığı gibi aktiviteler Çınarlı’nın misafirlerine sunduğu alternatiflerden bazıları. Çınarlı Köyü’nün mütevazı sokaklarında yaptığım yürüyüşün ardından, güneşin bütün görkemiyle battığı sahile yöneliyorum. Son kızıl hareler ufukta kaybolduğunda adanın merkezine geri dönüyorum.

Ada akşamı
Ay ve yıldızların denizde ışıldadığı bir ada gecesindeyim, ayaklarım beni sorgusuz sualsiz adanın en keyifli restoranı Oflinin Yeri’ne götürüyor. Yanı başımda deniz, masamda adanın en güzel mezeleriyle tam manasıyla adanın tadına varıyorum. Oflinin Yeri, adanın Aşıklar Köprüsü adıyla anılan şirin köprüsüne hakim bir konumda. Mekanın sahibi Mehmet Usta’nın kendi elleriyle açtığı midyelerin ünü çoktan adayı aşmış durumda. Ben de soframı Mehmet Usta’nın maharetli ellerinden çıkan midye dolması ve tavasıyla, ayrıca fava, tarak, karnıkara börülce ve Marmara Adası’na özgü bir yemek olan peynirli patlıcanla süslüyorum. Mehmet Usta’nın midyeleri şöhretinin hakkını fazlasıyla veriyor doğrusu. Mezelerin ve Mihaliç peyniriyle yapılan patlıcan da ayrı ayrı enfes lezzetler olarak damağımda yer ediyor. Günün yorgunluğu sofranın ve yakamozun güzelliğiyle uçup gidiyor.

Mermer ve deniz
Yeni günde her kıvrımında ayrı bir manzara saklı olan yollardan geçerek adayı daha yakından tanımanın peşine düşüyorum. Doğanın güzellikleri içinde yol alırken adanın keçileri, koyunları önüme çıkıyor. Onları fotoğraflamak için sık sık mola veriyorum. Küçücük yolculuğum uzayıp gidiyor bu sayede. Topağaç köyüne geldiğimde köy kahvesinde adanın bağlarından bardağıma dolan koruk suyu içiyorum. Köylülerin şen kahkahalarını geride bırakarak balıkçılara, tarihin bir parçası olan evlere, denize iniyorum. Yol üzerinde Asmalı Köyü de uğramadan geçemediğim bir rota oluyor. Koyları, kumsalları, balıkçılarıyla Asmalı gönlümde yer ediyor. Adanın mermer yataklarının bulunduğu Saraylar Beldesi’ne yaklaşırken yol kenarında bütün zarafetiyle yükselen Agios Nikolas Kilisesi’ni ziyaret ediyorum. Adanın tarihine yakından bakabileceğiniz bir yer Saraylar; iki bin yıldan fazla bir süredir Anadolu ve Akdeniz’in mermer ihtiyacı buradan karşılanıyor. Bu nedenle her köşesinden bir sütun başlığı, heykel, alınlık, lahit, kısaca bir müzede görmeye alışık olduğumuz objelere rastlamak olası. Bu doğrultuda Saraylar’da bir açık hava müzesi kurulmuş. Günümüzde gezginler adanın mermerini hem işlenmemiş olarak, hem de çağlar öncesinden bugüne ustalıkla biçimlendirilmiş heykeller olarak görme şansına sahipler. Saraylar’da dolaşmak tarihin tozlu sayfalarında dolaşmak gibi. Türkiye’nin ilk mermer fabrikası da Saraylar’da yer alıyor. Adaya adını veren mermer Saraylar’da yaşamın bir parçası. Marmara Adalar Belediyesi’nin çalışmalarıyla Saraylar’da düzenlenen heykel çalıştayları sayesinde beldenin kendisi de başlı başına bir açık hava müzesi haline gelmiş. Bir tarafta klasik çağdan heykelleri izleyip, sahile doğru inince de modern çizgileri yansıtan örneklerle buluşuyorsunuz.

marmara adasi aslı bora

Mermer adanın öznesi olsa da ipek bir kumaş gibi titreyen denizin baştan çıkarıcılığına dayanmak olanaksız. Adanın merkezinden itibaren rüya gibi kumsallar sahili kuşatmış durumda. Saraylar Beldesi de tarifsiz güzellikte koylara ve kumsalları saklıyor koynunda. Efsanelere mekan olmuş Abroz ve Palatia bölgenin tarih ve doğayla kesiştiği noktasında ziyaretçilerini olanca güzelliğiyle ağırlıyor.

Yorumlara kapalıdır.