Çok Yakında

Ölmeden önce mutlaka görülmesi gerekiyor: Güney Afrika

Şubat 4th, 2017 | by Kuzey
Ölmeden önce mutlaka görülmesi gerekiyor: Güney Afrika
Dünya
0

Kuzey gazetesi, Güney yarımkürede… Vahşi hayvanlar, cezaevi adası… İnanılmaz bir doğa… Sımsıcak insanlar… Tarihe geçmiş bir insan: Nelson Mandela… İşte Güney Afrika Cumhuriyeti…

Sadi TEKELİOĞLU

Geçtiğimiz 18 Ocak ve 31 Ocak tarihleri arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’ne gittim. Güzel, iyi insanlarla karşılaştım, acayip hayvanlar gördüm, tuhaf yemekler yedim. Yediğim içtiğim bana kaldı, gördüklerimin bazılarını sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Biliyorsunuz Güney Afrika Cumhuriyeti halkı yüzyıllardır zulüm altında yaşıyordu. 1600’lü yıllardan itibaren başlayan önce Hollandalı yerleşimcilerin, ardından İngiliz ve Alman göçmenlerin akını sonunda köleliği yaşamaya başlamışlar. Hepimizin bildiği gibi son 50 yılda da ‘apartheid’ adı verilen ırkçı bir yönetim tarzı ile yürütülüyordu. Özellikle Nelson Mandela ile özdeşleşen ırkçılık karşı mücadeleyi sonunda siyahlar kazandılar ve 1991 yılında ülkeye demokrasi geldi. Ama bugün konuştuğumuz birçok siyah Güney Afrikalı ayrımcılığın tersine döndüğünü, artık siyah olmadan bu ülkede iyi bir iş sahibi olmanın, iş kurmanın, devlet ihalelerine katılmanın imkânsız olduğunu söylüyor. Ayrımcılığın kalkıp siyahların iktidarı ele geçirmelerinin ardından 1 milyon civarında Güney Afrikalı beyazın ülkeden ayrıldığı belirtiliyor.

Ambargo ve boykotun kalkmasının ardından başlayan ekonomik serpilme ve gelişmeden siyahların pek fazla pay aldığı söylenemez. Her ne kadar devlet kademesindeki cazip işlere eğitim sahibi siyahlar yerleşse de siyahi bir orta sınıf henüz oluşmamış. Hâlâ sokaklarda görülen evsiz ve dilencilerin hepsi siyahlardan oluşuyor. Ayrıca neredeyse masalı sandalyeli restoranlarda ailesiyle yemeğe çıkmış siyah görmediğimi söylesen abartmış sayılmam.
Irkçılık gitmiş, yolsuzluk ve şiddet gelmiş…

Ayrımcılık kalkmış, ama o gün yaşanan acıların -o zamanki kadar olmasa da- yerini başka bir endişe almış: Şiddet ve yolsuzluk. Özellikle şiddet korkusuyla insanlar artık hava karardıktan sonra sokağa çıkmamaya başlamışlar. Herhangi bir köşe başında bıçaklı ya da silahlı bir yankesici ile karşılaşmak eski apartheid günlerinde olduğundan çok daha büyük bir ihtimal. Sokağa çıkmayarak güvenliklerini sağladığını düşünen insanlar aslında evlerinde de rahat değiller. Sanırım bu ülkede en çok kazanç getiren iş; dikenli tel ve tel örgü satışı yapmak ve avukat olmak. En küçük müstakil bir evin bile çevresine yüksek duvarlar örülmüş, duvarların üstü dikenli tellerle ve hatta bazı yerlerde elektrikli tel çitlerle donanmış. Bazı işyerleri de silahlı güvenlik elemanı bulunduruyorlar. Bu işyerlerinin kapısında olası bir soygun girişimine silahlı karşılık verileceği uyarısı var.

DOĞAL PARKTA VAHŞİ HAYVAN GARANTİSİ
Güney Afrika Cumhuriyeti inanılmaz bir ekonomik potansiyele sahip. Apartheid rejiminin sona ermesiyle sona eren ambargo ve boykotun ardından ülkeye akmaya başlayan yabancı sermayenin etkisini her yerde görebiliyorsunuz. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ambargo ve boykot ardından sebze, meyve ve şarap ihraç etmeye başladığı biliniyor. Bugün Güney Afrika şarapları, her Batı ülkesinde rafların büyük bir kısmını dolduruyor. Aynı şekilde ambargonun ardından turizm hareketlenmiş. Özellikle Krüger Ulusal Parkı’na yaban ve vahşi hayvanları görmek için gelen turist sayısında inanılmaz bir artış yaşanmış.

Park 20 bin kilometrekare bir alanı kaplıyor. 1926 yılında vahşi hayvanların soyunun tükenme olasılığına karşı oluşturulan park alanı içinde bulunan bazı araziler de sahipleri tarafından parka bağışlanmış. Krüger Ulusal Parkı’nda arkası açık, dokuzar kişilik koltuklar yerleştirilmiş pikaplarla yapılan geziler inanılmaz bir disiplin ve kontrol altında gerçekleştiriliyor. Bizim rehberimiz sabah 5 buçukta parka giriş yaparken, gezi esnasında uyulması gereken kuralları bize anlatıyor. Örneğin hayvanlara yiyecek atmak, ıslık çalarak, el işareti yaparak hayvanların dikkatini çekmeye çalışmak, oturduğu yerde ayağa kalkmak kesinlikle yasak. Bu kurallara uyulduğundan olmalı ki park içinde dolaşan araçlara hayvanlar tarafından hiç ilgi gösterilmiyor, öyle ki bir cipin arkasında oturan dokuz kişi, iki metre ötelerinde yol kenarında tüm heybetiyle oturan iki erkek aslanı korkusuzca dakikalarca seyredebiliyor. Benim katıldığım iki günlük turda puma ve gergedan dışında Afrika kıtasında yaşayan tüm hayvanları gördüm. Özellikle böyle bir turun ölmeden önce mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyor ve herkese öneriyorum.

ROBBEN ISLAND’DA MANDELA’NIN HÜCRESİ
Güney Afrika, hatta Afrika denince akla ilk gelen isim olan Nelson Mandela tabii ki tüm Güney Afrikalı siyahlar için ikonik bir hale gelmiş. Mandela, Cape Town kenti açıklarında şehre 11.4 kilometre uzaklıkta bulunan Robben Island adasındaki cezaevinde tam 18 yıl aynı hücrede yatmış. Afrika Ulusal Konseyi (ANC) lider kadrosu olarak tıkıldıkları cezaevinden Mandela 27 yıl sonra çıkabilmiş, ancak Mandela cezasının son 9 yılını Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Kıta Afrika’sında bulunan bölgelerindeki cezaevlerinde çekmiş.

Krüger Ulusal Parkı’ndan sonra Güney Afrika’nın en çok ilgi gören yeri de Robben Island adası. Adada sadece cezaevi personeli yaşıyor. Artık cezaevi olarak kapatılmış olan binalar müze haline dönüştürülmüş ve daha önce mahkûm olarak o cezaevinde kalmış olan kişilerin rehberliği ile ziyaretçilere gezdiriliyor.

Bizi gezdiren rehber 8 yılını adadaki cezaevinde geçirmiş. Aslında ada apartheid dönemi öncesinde de 18 ve 19. yüzyıllarda cezaevi ve izolasyon adası olarak kullanılmış, 1931 yılında çaresi bulununcaya kadar, cüzzam hastalığına yakalananlar bu adaya gönderilmekteymiş.
Cape Town’da dolaşırken bir de Türk restoranına rast geldim. Merkezdeki güzel semtlerden birinde New Orleans stili balkon sundurma altında köşede yer alan Saray Restoranı’nın sahibi Urfalı Hüseyin adında bir genç; yardımcısı ise Veysel adında, o da Urfalı bir genç…

Karışık bir ızgara kebaplarını yedim ve ayaküstü pirinç pilavının kalitesinin zayıflığı konusunda hemfikir olduk, ancak bizim pilavımızın tadını verecek türden pirinç bulmak zor olduğu için Yasemin Pirinci adı verilen türü kullanıyorlarmış. Veysel bana ayrıca, Cape Town’da 80 civarında Türk’ün yaşadığını söyledi. Kendisi de bundan beş yıl önce Dubai’de bir yıl çalıştıktan sonra yeni bir şey denemek için buralara geldiğini anlattı. Kendi kendimle ve vatandaşlarımızla bu ilginçliği bana yaşattıkları için de ayrıca gurur duydum. Sen kalk Türkiye’den Danimarka’ya göç et, oradan 12 bin kilometre uzakta, kelimenin tam anlamıyla dünyanın ta öbür ucunda Türklerle karşılaş… Ne diyeyim.

Güney Afrika halkı inanılmaz sıcakkanlı, yardımsever ve cana yakın. İnanılmaz doğaya sahip ve uzun ve dolu dolu bir tarihe sahip bu ülkeyi görmenizi kesinlikle öneriyorum. Pişman olmayacaksınız. Yukarıda da belirttim ya ölmeden önce yapılması gereken şeylere sahip bu ülke.

Belediye gecekondusunda otur, anavatanda saray yaptır
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin birçok taşra kasabalarında ve köylerinde hummalı bir inşaat çalışması göze çarpıyor. Bahçe içinde müstakil büyük ev inşaatları tam hızıyla sürüyor. Rehberimiz bu yapılmakta olan evlerin çoğunun büyük şehirlerin “Township” adı verilen gecekondu bölgelerinde yaşayan kişilerce, orada kazandıkları paralarla yaptırıldıklarını, kendilerinin büyük ihtimalle uzun süre içinde oturmayacakları bu evlerde aile ve akrabalarının kalacağını anlatıyor. Rehberimiz bunları anlatırken ben gülümseyerek dinliyor ve benzeri bir uygulamayı Avrupa ülkelerinde yaşayan ve belediyenin iki odalı dairelerinde kalan birçok vatandaşımızın da yaptıklarını düşünüyorum. Sivas ve Konya’da saray yavrusu villalar yaptıran vatandaşlarımız Kopenhag’ın banliyölerinde belediyenin iki üç odalı dairelerinde yaşıyorlar ve hiç oturmayacakları saraylar yaptırıyorlar anavatanda.

“Duş alıyorum HIV bulaşmaz”
Güney Afrika Cumhurbaşkanı Jacob Zuma bugünlerde hem yolsuzluk suçlamalarıyla hem de özel hayatı ile Güney Afrika basınının gündeminde. İddialara göre, Zuma bazı gönüllü kuruluşlara –ki para almadan çalışmaları gerekiyor- yaklaşık 500 bin Danimarka Kronu civarında ödeme yapmış. Kimse bu ödemelerin makbuzlarını bulamadığı gibi, cumhurbaşkanı da bu ödemeyi yapıp yapmadığını bilmiyor. Öte yandan dört karısı olan Jacob Zuma’nın bir de HIV virüsü taşıyan metresi var. Güney Afrika basınının, “Ülkemizde HIV virüsü taşıyan insan sayısı oranı yüzde 18’lere ulaşmışken, HIV virüsü taşıyan biriyle seks yapmak konusunda ne diyeceksiniz?” şeklindeki sorulara Zuma’nın verdiği müthiş yanıt, “Ben seviştikten sonra duş alıyorum. Öyle yapınca HIV bulaşmaz” olmuş. Bu cevabın ardından Güney Afrikalı bir çizer devamlı surette Zuma’yı başının üzerinde bir duş başlığı ile resmetmeye başlamış. Daha düne kadar ırk ayrımcılığına dayalı bir rejimle yönetilen ve demokrasiyle daha yeni tanışan bir ülkede cumhurbaşkanının bu şekilde hicvedilmesi ve eleştirilmesine imrendim doğrusu.


Yorumlara kapalıdır.