Çok Yakında

Kocaları idare etme rehberi

Kasım 11th, 2016 | by Şebnem Seçkiner
Kocaları idare etme rehberi
Yazarlar
0

(Türkiye’nin en çok okunan annelik yazarı Şebnem Seçkiner, nam-ı diğer Manyakanne’nin Kuzey’in Kasım sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

sebnem-yazar

Sosyal medyada gelen tepkiler konusunda tez yapma konumuna gelmiş biri olarak baştan söyleyeyim, kimseyi yalana teşvik etmiyorum. Aman şunu da ekleyeyim, yalandan nefret eden, dürüst bir insanım. Ben sadece kendi yaptıklarımı anlatacağım. Bunların yalan değil ‘durum kurtarmak’ olduğunu düşünüyorum çünkü. Bir yandan da aslında birçok kişinin, sadece kadınların değil erkeklerin bile bunu yaptıklarını biliyorum. Hatta adım gibi eminim! Görüyorum çünkü…

şebnem seçkiner

Her kadın gibi ben de bir şeyler almayı seviyorum. Hatta mağaza gezmekten fazla haz etmem, online alışveriş yaparım genelde. Evde çalıştığımı duyan herkes, “Ne güzel, para harcamıyorsun” dese de, etten ayakkabıya, saatten kolyeye kadar her şeyi internetten alıyorum. Özellikle canım sıkkınca alışveriş sitelerine bakmadan duramıyorum. Evde olmam bir şeyi değiştirmiyor. Yol ve kıyafet masrafım yok, o kadar. Eşofman ve taytlarımla bütünleştim resmen. Bazen kendi kendime moda girmek için giyiniyorum, sonra bakıyorum ki o jean’le oturamıyorum, eşofmana dönüş yapıyorum. Limitimi de düşük tutuyorum ki, şeytana uymayayım… Evden çalışmaya bir ek daha. Sen onca işin arasında kalmışsın, bir yandan yemek de yapmak zorundasın, ev temizliği de sana bakıyor. Ofise gitsen kimse beklemeyecek. Mesela tam bir yazıya konsantre oluyorum. Telefon çalıyor. Arayan kim? Sevgili koca…

– Ne yapıyorsun?
– İşim var sonra arasam olur mu canım? (Gerçekten önce canım diyorum…)
– E, evdesin, ne işi. Toplantıya gitmemişsin ki…
– Ya Arkın, sen benim işimi anlamamak için neden ısrar ediyorsun? Ben seni arıyor muyum toplantının ortasında? (Az önce canım diyen kadından eser yok.)
– Of iyi be, bay bay…

Konumuza dönecek olursak… Aslında şu an bunları anlatarak bütün foyalarımın ortaya çıkacağının farkındayım. Yani bizim karı-koca ilişkimiz eskisi gibi olmayabilir. Hazırım, bu riski aldım. (Hazır mıyım acaba? Ama yazmayı çok istiyorum.)

Yaklaşık 20 yaşımdan bu yana kendi paramı kazanan biri olarak, harcama konusunda da kendi kararlarımı uyguluyorum. Evin giderleri, ödenmesi gerekenler, birikim yapma çalışmaları bir yana kalan miktarı da harcıyorum haliyle. (Faturaları bölüşüyoruz.) Kendime ayırdığım şimdi Irmak’ın oyuncaklarına gitse de (Çok seviyorum oyuncak almayı) eskiden ayakkabı için harcanıyordu. Tabii Arkın gördüğünde sinir oluyordu. Efendim varmış da neden alıyormuşum da… “Tamam da! Sen konsere bilet parası veriyorsun, iki saatte bitiyor, ya da sevdiğin bir içeceği alıyorsun ertesi gün tuvalete gidiyorsun!!! Ben aynı miktarı ayakkabıya veriyorum” diye az söylenmedim.

Yok ama, adım çıkmış bir kere. Yapacak bir şey yok. Ben de başka taktikler geliştirdim.
– A, bu yeşil Converse de nereden çıktı? Sakın yeni olduğunu söyleme!
– Of Arkın, ne yenisi. Hatırlamıyor musun Muratlar’la pikniğe giderken giymiştim nasıl unuttun?
– Aaa, tamam. (Acaba unuttuğu için kendini sorguluyor mudur? Umarım adamın fabrika ayarlarıyla oynamıyorumdur.)
Ay yazık bir de “Aaa tamam” diyor. İnandırıcıyım demek ki. (Yandın Şebnem, yazı çıktığında sen yandın kızım.)

Şimdi mesela benim burada yaptığım şey olası bir gerginliği önlemek. Anlam veremediğim ne biliyor musunuz? Ben har vurup harman savursam, her şeyi eksik etsem kendi zevklerim için söylensin de, kendime ayırdığım kısım için neden hesap veriyorum? Tarzım belli. Converse insanıyım, ne kadar pahalı olabilir? Onun aldıklarından ucuz olduğu kesin. Ama bunu açıklamak yerine, ‘beyaz yalan’a başvuruyorum. Ya da başvuruyorDum…
Geçelim alışverişi… Bu yaz kilo aldım ve veremiyorum. Üç kilo üzerime yapıştı. “Üç kilo nedir ki?” demeyin, kıyafetlerime sığma sıkıntısı yaşıyorum. Bu yüzden de akşamları pek yemiyorum. Arkın da kızıyor.

– Sen yemeyecek misin?
– Öğleden sonra çok yedim, tıkandım.
– Peki bakalım…

Oysa öğleden sonra yoğurdun içine meyve doğrayıp yiyen bir kadın var karşısında. Açım aç. Yiyorsa söyle bakalım adama. “Kendini aç bırakıyorsun” diye başlayacak, devamı nerelere varacak…

Daha mı? Oooo neler neler… Plakam düştü mesela geçenlerde. Kaldırıma çarpmıştım. (Çok şükür inip aldım hemen, yoksa kaybolacaktı.) Sizce ben çarptım demiş olabilir miyim? Tabii ki hayır.

şebnem seçkiner

– E plakan düşmüş.
– A evet, ön cama koydum ben de.
– Nasıl oldu peki?
– Otoparka bir gittim, yerdeydi. Hafif çarpmışlar herhalde, zaten sallanıyordu.
– İyi bari, taktır da ceza yeme…

Bir başka gün…

– Sol kapının yanını mı çizdin?
– Ay Arkın hatırlamıyor musun, geçenlerde Irmak’ın okulunun önünde park ederken çizdim demiştim ya, işte o!
(Nasıl olsa bakıma ben götüreceğim diye içim rahat…)

Bence anlıyor da uzatmıyor. Sonuçta 10 yıldır evliyiz. Beni çözmüş olması lazım. Gerçi kadınlar empatik, erkekler sistematik. Bu kadar derin düşündüğünün ve önceyle kıyasladığını sanmıyorum. Konu açılıyor, konuşuluyor, kapanıyor ve hooop unutuluyor. Erkekler bizim gibi pişirip pişirip karşılarındakine sunmuyorlar…

Paten kayarken düştüğüm zaman asla söylemiyorum. Sonra “Neden dizlik takmadın, neden kask takmadın” diye söyleneceğine, düştüğümü anlatmam daha iyi. (Gitti bana kask aldı, dizlik aldı, karizma derine takmıyorum.) Tabii bir yerimi kırarsam “Yalancının mumu yatsıya kadar yanacak gelip başını yakacak” durumu olacak da, kırmam umarım.

Ay şimdi bana tutup “Yalancı, kocana yalan söylüyor, bir de utanmadan yazıyorsun bunu” demeyin, gerçekten öyle yorumlar gelecek diye elim titreyerek yazıyorum. (Sosyal medya mağduru insan!) Kim yapmıyor ki bunları! Ben çok gördüm yapanı, devam da edecek. Zaten bir kötü huyum var. Üzerinden zaman geçince çat diye doğrusunu söylüyorum. Saklayamam, tutamam içimde. Bunların hepsi kavga çıkmasın diye ‘kıvırmaca’ oyunları.

Başka oyunlarım da var. Yazmıştım kendi bloğuma.

Kavga ettiğimiz, tartıştığımız zaman baktım ki iş büyüyor, eskisi gibi uzatmıyorum, odaya kapanıp sakinleşmeye çalışıyorum. Aklımdan ilk geçen cümle “O çok iyi bir baba, o çok iyi bir baba…”

Sonraki: “Çok aşık evlendim, çok aşık evlendim…”
Bir sonraki: “E seviyorum, o da beni seviyor…”
En sonuncu: “Sadece duygularını ifade edemiyor, çünkü o bir mühendis…”

Giderek yumuşuyorum. Tabii ki de çaktırmıyorum yumuşadığımı, gayet güzel surat yapıyorum (eğer Irmak uyuyorsa) fakat içimde affediyorum işte. Şimdi mühendis kısmına takılmayın lütfen. Ya da takılın. Bir mühendisle yaşamak kolay mı sanıyorsunuz? Çocuk odasındaki şifonyerlerin çekmeceleri yüzünden küsmüştük biz!

şebnem şeçkiner

Irmak, yaklaşık 18 aylıktı. Altını değiştirmem gerekiyordu. Açtığımda gördüğüm manzara karşısında dona kalıp yardım istedim Arkın’dan. Yanımda sadece bez ve ıslak mendil vardı. Onların yetmesi ne mümkün! En acilinden yıkamam gerekiyordu. “Ben yıkarken, sen de body hazırlar mısın?” dedim. “İkinci çekmecede bodyleri var, seç birini getir, fark etmez” diye de ekledim. (Kendimce zorlamıyorum hani, bir de pembeyi getir, kırmızıyı getirsem tutulacak. Bu arada önemli detay, şifonyer 4 çekmeceli) Yıkadım, kuruladım, bekliyorum, ne body var ortada ne Arkın. Söyleniyor “Yok burada, koyduğu yerden haberi yok” diye. Duyuyorum, benim tansiyon zirveye yaklaşıyor. İçimdeki cadı kadın “Tut beni, çıkacağım” diye kıvranıyor.

Sonrası:
Ben: Arkın alışverişe mi çıktın, neredesin, çocuk dondu.
Arkın: Koyduğun yeri bil, burada yok.

Gittim. Açtım ikinci çekmeceyi, aldım body’yi. Dedim “Sen şaka mı yapıyorsun?” Gayet ciddi bir şekilde karşıma geçti ve “Çekmece alttan sayılır. Ben alttan ikiye baktım” dedi.

Gülsen, gülemiyorsun. Ağlasan, zaten hazırsın ama gerek yok. Başladık mı kavgaya. O bir mühendis olarak bana apartmandaki katların da aşağıdan sayılmaya başladığını izah ediyor, ben ona hayatımda çekmeceyi alttan sayan kimse görmediğimi anlatıyorum. Bu arada çocuk elimde, giyinmeyi bekliyor.
Olay nereye vardı?
“1.5 yıldır babasın, eşyaların yeri hiç değişmedi ve sen bodylerin yerini bilmiyorsun. Baba olmak kolay tabii”ye kadar geldi. İnanılmaz ama gerçek.
Mesela, bana yol tarif ederken de hep metreleri söyler. “20 metre ileriden sağa dön, 50 metre sonra sol yap.” Canım benim, iyi güzel de ben onu hesaplayamıyorum. Mesela de ki “Kırmızı apartmandan sola dön, köşede bir bakkal göreceksin, oradan içeri gir…”
Tamir çantasını dolabın üzerinde kaldırmamam gerektiğini de öğrendim. Efendim, her an bir şey lazım olabilirmiş. Ufacık evde, kendisi 70 metrekare, başucumuzda tamir çantasıyla uyuyoruz. Bu durumda benim sakinleştirici cümlem ne: “Sen nasıl bir şeyleri değiştiriyorsan, burası onun da evi. Karışma!” Ya ama kendi söylediğime kendim inanmıyorum. Nasıl karışmam? Baş ucunda tamir çantasıyla yatılır mı Allah aşkına?

Ben daha anlatsam neler olur da, bence şimdi evliliğimi de riske atmayayım. Dediğim gibi, biz kadınlar patik düşünüyoruz ve bunlar kendimizi kurtarma yöntemlerimiz. Yalanla yakından uzaktan alakası yok. Geçen gün Irmak’ın böyle bir numarasını yakaladım. Pis pis sırıtmadım dersem yalan olur.

Bende gizli saklı yok. İkizler burcu iletişimci kadın, Kova burcu mühendis erkek yuvarlanıp gidiyoruz 10 yıldır. Daha çok 10 yılda böyle yuvalanırız umarım. Tabii eğer bu yazıyı görmezse, ben dayanamayıp paylaşmazsam…

Daha önce kendi bloğumda paylaştığım bir yazıyı da sizlere aktarmak istiyorum. (Laf aramızda, benim blog mühendisle evli olmak yazılarıyla kaynıyor. İstatistiklerden görüyorum, her gün en az 10 kişi Google’a bir mühendisle evli olmak yazıp benim manyakanne.com’a geliyor.)

Ben diyorum “Gidelim bu ülkeden, ikimizin de yabancı dili var, çocuğun geleceğini garanti altına alırız”, o “Semt bile değiştirmem” diyor.

Ben diyorum “Acaba kardeş olayına sıcak baksak mı?”, o diyor “Asla, biliyorsun daha 18 yaşındayken de tek çocuk istiyordum.”

Ben son dakika programı yapıyorum, o önceden planlamadığı bir şeye asla “Evet” demiyor.

Ben sürekli evin şeklini değiştiriyorum, o her seferinde kızıyor, bardağın yeri değişse titriyor.

Ben sosyal medyayı çok seviyorum, o ise haftada bir bakıyor hesabına… (Yazılarımı paylaşırken gördüyseniz bilin ki benim zorumla!)

Ben taksitle alışveriş yapıyorum, o tek çekim.

şebnem seçkiner1

Ben akşam ne pişireceğime son dakika karar veriyorum, o sabah evden çıkarken akşam ne yiyeceğini bilmek istiyor.

Ben “Hadi iş kuralım” diyorum, o önümüzdeki 20 yılın kalkınma planını görmeden adım atmıyor.

Ben benzin bitmek üzereyken dolduruyorum, o gösterge çizgisi indiği anda.

Ben çocukla koşmayı, atlamayı, zıplamayı seviyorum, o sakin oyunları…

Ben yanımda nakit para yokken sokağa çıkmıyorum, o kredi kartıyla yaşıyor. (Sonra da ekmek almak için benden camdan aşağı para atmamı istiyor. Bu da ayı mevzu!!!)

Ben çok duygusalım, karar verirken sadece kalbimin sesini dinliyorum, o mantık çerçevesinde hareket ediyor.

Ben başarısız olduğum zaman vazgeçiyorum, o “Önümüze bakalım” deyip devam ediyor.

Ben evde ne bitmiş, ne zaman bitmiş bilmezken, o bütün eksikleri tek nefeste sayabiliyor.

Irmak’tan önceki düşükle sonuçlanan hamileliğimde ben perişan olmuştum, o “Ne güzel bak hamile kalabiliyorsun” demişti.

Ben duygularımı anında belli ediyorum, bütün ruh halim yüz ifademe yansıyor, o ise hiçbir şey çaktırmıyor. (Ama buna rağmen kağıt oyunlarında blöf konusunda daha başarılıyım.)

Ben bir şeye karar verdiğim anda harekete geçmek istiyorum, o ise doğru anı bekliyor…

Ben biriyle tanıştığım an 100 puan veriyorum, o nötr başlıyor.

Ben bir hatayı yapmadan yanlış olduğunu anlamıyorum, o ise yanlış olduğunu duyduğu an vazgeçiyor.

Yalnız yazarken fark ettim, keşke ben de mühendis olsaymışım!

Şimdi dayanamaz paylaşırsam buradan not göndereyim. İyi ki varsın mühendis. 🙂

Yorumlara kapalıdır.