Çok Yakında

Klavye kahramanlığı

Mart 8th, 2017 | by Şebnem Seçkiner
Klavye kahramanlığı
Yazarlar
0

(Şebnem Seçkiner’in, nam-ı diğer Manyakanne’nin Kuzey’in Mart sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Siz hiç yolda yürüdüğünüz bir insana “Of amma çirkinsin” dediniz mi? Ya da şöyle sıralayalım. Hiç bunları söylediniz mi?

– Bu ne ukalalık?
– Sen kendini akıllı mı zannediyorsun?
– Duyan da bir şeye benziyorsun sanacak…
– Bu çirkinliğe gel…
– Ay böyle annelik mi olurmuş canım?
– Nasıl yaşıyorsun o fare deliği kadar evde?
– Hahahahah fotoğrafa bak, kayınpederin başka bir dünyadan mı?
gibi gibi gibi gibi…

Ben bir blog yazarıyım. Sadece gördüklerimi, duyduklarımı değil, yaşadıklarımı dış dünyaya açan biriyim. Kah terapiye gittiğimi yazıyorum kah kocamla kavgalarımı kah da anneliğimi yerden yere vuruyorum.
Çoğu zaman da iyi şeyler paylaşıyorum. Hep beraber iyi hissedebilmek için. Ama mesela sadece evini paylaşan biri de olabilirdim, yemek tariflerini anlatan biri de… Kimse kocamın, kızımın adını bilmezdi.
Buradaki mesela Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma değil. Farklı.
Politik görüşlerini yazsan, kıyamet kopuyor. Bir oyuncak aldığını anlatsan, garip yorumlar geliyor. Aile fotoğrafı koy, insanların mimikleri konu oluyor.
“Ama Zeynep bunu yazmadı, sen yazdın ne biçim insansın” kıyaslamaları başlıyor.
Ne zaman böyle olsa, girip bazı yabancı blog yazarlarının sosyal medya hesaplarına bakıyorum. Ve böyle eleştiriler görmüyorum. Eleştiri tabii ki var. Misal, bir ayakkabı tanıtıyorsa biri sevmediğini yazıyor, bir diğeri rahat edemediğini. Ancak çok az kişi ayakkabıyı denerken aynada kulağının görünen 5 milimlik kısmının ne kadar “çirkin” olduğunu dile getiriyor!

Elin görünse parmaklarının boğumlarının çirkinliği konu oluyor. Yolda yürürken de yapın o zaman, tek tek bakın herkesin eline, “Ayyy çok çirkin” deyin. Bakın neler oluyor…
Bir konuda çok eleştiri alıyorum. Yok ben takipçisi yüksek bir blog yazarıymışım o yüzden sakin olmalı, tepki vermemeliymişim. Çok üzgünüm. Mesleki sıfatlar beni ilgilendirmiyor. Dün gazeteciydim, bugün blog yazarıyım, yarın başka bir meslekte olabilirim. Ben bir insanım.
Sinirlenme hakkına sahibim. Bahsettiğim yorumlar sadece benim başıma gelmiyor. Arkadaşlarım var, fotoğraflarının altındaki yorumlara akıl sır erdiremiyorum. Bana yapılan bir yoruma sinirlenmek en doğal hakkım. Tepki vermek de.

Başka bir boyuta bakarsak… Giydiğim bir şey yüzünden kimse beni dini görüşüm için yargılayamaz. Günde 2 fotoğraf görüyorsa ona göre hayal ettiği bir dünyanın dışına çıkıyorsam bana hakaret edemez. Görüş bildirir, ama hakaret edemez. Yaptıklarımı görünce başka bir şeyi yapmadığım kanısına varamaz. O zaman koyalım kamera 24 saat hayatı yansıtalım. Eh öyle programları da görmüş bir nesiliz ne de olsa!
Bizdeki durum ne? “Sen hayatını açarsan ben de her şeyi söylerim.” Oldu canım, gel bir de yüzüme tükür ne dersin? Bu anlayış var ya, bırakın sosyal medya hesaplarını, bırakın sizi bizi, koca ülkeyi geriye götürür. Eleştirmenin dozunu bilmemek. Karşındakinin samimiyetini “laubalilik” olarak görüp çirkinleşmek…
Sosyal medya güzel olduğu kadar herkese bir cesaret ve “klavye kahramanlığı” sıfatı kazandırdı. Siz yazın politik görüşünüzü, sonra izleyin. Yüz yüze sakin sakin konuşabilecekken, çirkinliğin sınırları zorlanıyor.
“Of nasıl olsa tanımıyor beni. Açarım bir hesap, saldırırım” mantığı yaygın.
Hani bizim empatimiz? Hani bizim anlayışımız?
O zaman hiç çıkmayalım evden, oturalım bilgisayar başına, tek tek herkesi hesabına girip dökelim içimizdekileri. Kelimelerimizi seçmeen.

Empati yapmadan. Çünkü duygularını bastırarak büyütülen nesiller, her yaptığı için ailesi tarafından acımasızca eleştirilen kişiler, sosyal yönü kuvvetli olmayanlar, sosyal medyaya sığınıyor. “Ben üzüldüm, sıra onda” diyor. Gördüğü bir fotoğrafta aslında o evde de sorunlar olabileceğini düşünemiyor.
Ufacık çocuklarımıza empatiyi öğretmeye çalışırken, yaşıtlarımızdan aynısını görmemek ağır değil mi? Birbirimize bunu yapacaksak, biz nasıl bir arada yaşayabileceğiz? Nasıl aynı amaçlar uğruna çalışıp aynı ülküde buluşacağız?
Şimdi bana “of ama takma” diyeceksiniz, biliyorum. Negatif yazmak aslında benim de hiç hoşuma gitmiyor. Üzerine basa basa gerek sosyal medya hesaplarımda gerekse blogumda yazmamın nedeni şu: “Bir kişi bile anlasa, kardır.” İnsanız. Hepimiz hata yapıyoruz. Önemli olan hata yaptığını görmek.
Tabii ki pozitif yorumlar diğerinden fazla, tabii ki harika bir hobi, meslek bu. Tanımadığın binlerce kişiye dokunmak, yalnız olmadığını görmek…
Binlerce kişiyle beraber gülüp beraber hüzünlenmek… Ancak insan kötü yanlarına da takılmıyor değil.
İşte bu nedenden dolayı yazmaktan vazgeçmeyeceğim.
Negatif enerji verdiysem özür diler, herkesi empati yapmaya davet ederim. Umarım bundan sonra blog yazarlarına farklı bir gözle bakılır. Bir insanın yüzüne söyleyemediğimiz bir şeyi yazmaktan vazgeçersek, farkında olmadan büyük bir şey başarmış olacağız!

Yorumlara kapalıdır.