Çok Yakında

Erkler ayrılığı

Şubat 10th, 2017 | by Av. Hakan Hüsnü Erzurumlu
Erkler ayrılığı
Yazarlar
0

(Av. Hakan Erzurumlu’nun Kuzey’in Şubat sayısı için kaleme aldığı yazısıdır…)

Belçika Krallığı, 4 Ekim 1830 devriminde Birleşik Hollanda Krallığı’ndan bağımsızlığını ilan ederek, 1831’de Saksonya Dükü Alman Von Saksen Coburg ailesinden Prens Leopold’un kral seçilmesi ile parlamenter sisteme sahip bir monarşi olmuştur. Günümüzde ise bölge ve topluluklardan oluşan federal parlamenter bir monarşi sistemini benimsemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti ise 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak, 29 Ekim 1923‘te yeni başkent Ankara’da demokratik üniter parlamenter cumhuriyet devlet yönetim sistemi ile kurulmuştur. İlk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, ilk Başbakanı İsmet İnönü, ilk Meclis Başkanı Fethi Okyar’dır.

Her iki vatanımız, hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, erkler ayrılığı, laiklik, (milli) egemenlik ilkelerini benimsemiştir.
Hukuk devleti ve insan hakları konularına önceki yazılarımda biraz değinmiştim. Bu yazımda diğer konulara kısaca değineceğim.
Demokrasi ile devleti yönetme yetkisi millete verilmiştir ve egemenlik halka aittir. Halkın bir süreliğine seçtiği temsilciler ile yasalar yapılır ve bu yasalarla ülke yönetilir. Halkın iradesi ve egemenliği, belirledikleri temsilciler aracılığıyla gerçekleşir.

Egemenlik, hakim olmak, yönetim ve karar alma gücüne sahip olmak anlamındadır. Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir anlamı, hakimiyetin doğrudan doğruya ulusa ait olduğudur… İslam öncesi ve İslam sonrası Türk devletlerinde egemenlik hanedanındı. Yani, devlet ailenin ortak bir malıydı ve yönetim Hakan, Kağan veya Sultan’a aitti. Türkiye Cumhuriyeti ile bu yönetim anlayışı değişerek, egemenlik halka geçmiştir. Erkler ayrılığı ile de asırlardır gelişmiş olan birey, insan haklarımız güvence altına alınarak hükümdarların keyfi hareketleri sınırlanmıştır.

“Erkler” ayrılığı ile (bunlar yasama, yürütme ve yargıdır) iktidarın tekelini kıran bir uygulama işlenmiştir. Yasama erki, kanun yapma, yürütme erki kanunu uygulama, yargı erki ise kanunu yorumlama ve uyuşmazlıklar hakkında karar vermekle görevlidir. Erkler ayrılığı ilkesini ilk olarak Aristoteles öne koymuştur ve günümüz demokrasi sistemlerimizde bunu Montesqieu ile bağdaştırırız. Bu erkler ayrılığının önemi özgürlüğümüzde yatar. Bu ayrılık ile bu erkler birbirlerini kontrol ederek vatandaşların hak ve özgürlüklerini temin eder. Erklerden biri diğerinin önüne geçer ve yetki alanını aşar ise özgürlükler kısıtlanarak devlet yapısı milli egemenliğin dışına çıkar ve yöneticiler despot, halk ise ezilmeye mahkum edilir. Bu konu hakkında yakın tarihimizden çokça örnekler görebiliriz: Almanya Hitler’i, Küba Castro’su, İspanya Franko’su, Sovyetler Birliği Stalin’i, Şili Pinoşe’si, Romanya Çavuşesku’su, Kuzey Kore Kim Jong-un’u…

Laiklik bir devletin temelini, devlet işlerini, hukukunu dine dayandırmaması demektir. “Laiklik, Fransa İhtilali ile dünyaya yayılmaya başlamıştır” diye öğrenmişizdir. 1789 Fransa İhtilali ile devlet anlayış sistemi değişmiş ve gelişmiştir, ancak her gelişme ondan önceki emeklerin temelleri üzerinde yükselir diye düşünüyorum. Batı medeniyeti, bağnazlık ve karanlık Ortaçağlarından, Müslümanların bilim ve ilim alanındaki birikim ve tecrübeleri ile düzlüğe çıkarak günümüzdeki aydınlık ve gelişmişliklerine ulaşmışlardır. Müslümanlar ise onlardan önceki medeniyetlerin birikimleri üzerinde yaptıkları çalışma, ilim ve bilim alanındaki gelişmişliklerini Batı’nın yaşadığı bağnazlık ve Ortaçağlarına değişmişler. Hiçbir Müslüman ülkesi bugünlerde ne ilim, ne bilim ne de teknoloji alanında kayda değer bir çalışma veya buluş yapamamıştır. Bu söylediklerime kanıt olarak, sadece Endülüs üzerinden Avrupa’ya sızan bilgi ve tecrübeyi sunmakla yetinmek istiyorum.

İslam bilim ve araştırmalarında en büyük referans Kur’an’dır. Bu kutsal kitap inanç, ibadet ve ahlak konularına doğrudan ve ayrıntılarıyla yer vermektedir. Siyasi konulara, evrensel nitelik taşıyan genel ilkelerin dışında herhangi bir belirlemede bulunmamaktadır. Hilafet ve hakimiyet meselesi dünyevi ve siyasi bir mesele olduğundan Kur’an, siyasi ve hukuki konulardaki hakimiyet yetkisini insanlara bırakmış ve topluma ait işlerin toplum tarafından düzenlenip yürütülmesini istemiştir. (Prof. Dr. Sönmez KUTLU.)

Günümüz laikliğine dokuzuncu asırda bir Türk-İslam alim ve düşünürü İmam Maturidi dokunmuştur, siyaset/diyanet ayrımı yaparak. Ve bunun pratikte uygulanmasını, din ve devlet işlerinin ayrımını, yüzyıllar öncesindeki Endülüs’te görebiliriz.
Türkiye Cumhuriyeti’ne laiklik ilkesinin girişi Seyyid Bey ve Ziya Gökalp’in Hanefî-Mâturîdîliğe ait hukuki ve fıkhi metinlere başvurarak din-devlet ayrımını meşrulaştırmaları ve vekilleri ikna etmeleri ile olmuştur.

Laiklik ilkesi mezhep ayrımcılığını reddeder ve temelinde herhangi bir dine karşı cephe almaz. Bu ilke ile geçmişte yasanmış din sömürülerin önüne geçilmesi, siyasetin çıkar aleti olmaması ve din simsarlarının önünün kesilmesi amaçlanmıştır.
“Din bir vicdan meselesidir herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz, düşünce ve tefekküre muhalif değiliz, biz sadece din işlerini millet ve devlet işleri ile karıştırmamaya çalışıyor, kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz.… Din lüzumlu bir müessesedir, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır, akla en uygun, en mükemmel din İslam’dır…” (Mustafa Kemal)
Mustafa Kemal Atatürk, kendi kişisel harcamalarından bir bölümünü ayırarak, Hamdi Yazır’dan Elmalılı tefsirin kaleme alınmasını istemesi, bu konudaki hassasiyetinin belirtisidir. Kendisi bu vesile ile vatandaşlarının İslam dinini anlayarak, kavrayarak öğrenmesini sağlamıştır.
Laiklik anlayışı Fransa ve Türkiye Cumhuriyeti’mizde çok kati şekilde uygulanmıştır, daha esnek uygulama örneklerini Britanya ve ABD’de görebiliriz. Anavatanımızdaki bu kati uygulamanın M.K. Atatürk anlayışına pek uymadığını ve din tüccarlarının da Maturidi ve Kur’an’daki anlayıştan çok uzak kaldıklarını savunuyorum.

Tek tip insan, tek tip siyasi görüş anlayışı insanlığa aykırıdır. Birey olarak en büyük arzumuz huzur içerisinde var olup yaşamaktır. Terörün, hırsızlığın, yolsuzluğun durup son bulması, ülkelerimizin gelişerek, vatandaş refahının artması her ideolojinin temelindedir. Baskı, silah, savaş yolu ile ebedi insanlığa hizmet anlayışı faşizme bir çağrı, bağnazlıktır. Bunlardan korunmalıyız ve vatanlarımızı korumalıyız.
Ne sağ, ne de sol, ne yukarısı, ne de aşağısı ebedi doğruyu savunur… Bu nedenle bir güzel sözler derlemesi denemesini, değerli Kuzey okurlarının anlayışına sığınarak, düzenlemeye çalıştım…
– Işığı önüne al, yürü! Gölgen arkadan ister gelsin, ister gelmesin.
– Siz benim neden sustuğumu nerden bileceksiniz.
– “Kalemini bir silah gibi değil, bir kaşık gibi tut yoksa aç kalırsın” diyordu bir kitabında.
– Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam; hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
– Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler, fırıldak olurlar. Kaplanın sırtında hüküm sürenler, bir gün o kaplana yem olmaktan kurtulamazlar,
– Delikanlım, iyi bak yıldızlara onları belki bir daha göremezsin. Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin.
– Bir toplum, hoşgörüsü kadar güçlü, sağlam, haklıdır. Zulmü kadar zalim, zayıftır. Irkçılık ise en korkunç hastalıktır. Vatan, onu parsel parsel satanların değil, uğrunda darağacına gidenlerin vatanıdır. Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır.
– İnanmak, basamakların çıkamadığı yere kanatlarınla tırmanmaktır.
Bu yazımı noktalamadan önce değinmek istediğim başka bir konuyu da irdeleyelim.

Bugünlerde maalesef, çelişkili, içeriği doğru olmayan bilgilerle bazı kişiler hakkında olgular yaratılmaya çalışılması, toplum nezdinde itibar ve kişiliklerinin, çıkar, çakal ve ısmarlayıcıları tarafından ayaklar altına alınmasını gözlemlemekteyiz.
Bu jurnal ve iftira dolu lağım bilgilerini paylaşan ve “haber” etiketi yapıştıran despotizm ve faşizm hizmetkârlarına karşı Türkiye Cumhuriyeti devlet erkânı bir açıklık getirmelidir. Devletin en büyük görevi listelemek değil, şeffaf olup gerçek ve gerekli bilgiler ile temel hak ve hürriyetlere saygın araştırma çalışmaları yapmaktır.
Darbe teşebbüs ve çalışmaları insanlık suçudur. Adalet er ya da geç tecelli eder, aynı Balyoz ve Ergenekon tiyatro oyununun gün yüzüne çıkması gibi. Ama maalesef çok fazla vatandaşımız bu pisliğin mağduru oluyor ve hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen karanlıklarda bırakılıyorlar. Diğer taraftan fırsat kollayanlar da menfaatlerini gerçekleştiriyor.
Umudumuz devletimizin şeffaf ve hukuk devlet anlayışı ile vatandaşlarını koruyup gerçekleri gün yüzüne çıkarmasıdır.

Yorumlara kapalıdır.