Çok Yakında

Artılar – eksiler – listeler, listeler, listeler…

Kasım 3rd, 2017 | by Şebnem Seçkiner
Artılar – eksiler – listeler, listeler, listeler…
Yazarlar
0

Annem bana der ki: “İşe mi kızdın, otur liste yap, artı ve eksileri yaz, öyle karar ver. Hemen yakma gemileri.” Tabii annem bana bunu iş için söyledi. Benim kocaya kızıp da liste yaptığımı duysa, fena azar işitirim.

Öyle birkaç kez istifa etmişliğim de var.

Eksiler                                            Artılar

Maaş iyi değil                               Sigorta
Patron kabus                                Sadece sigorta
Eve çok uzak                                Bir tek sigorta
İş arkadaşlarımı özlemem        Sadece sigorta için çalışma kadın
Ya hemen iş bulamazsam        Sigorta için bu stres yaşanmaz

Aldım o anne tavsiyesini, kendimce şöyle devşirdim. “Kocana mı kızdın, yap bir liste. Ani karar verme. Neye kızdıysan hemen otur artı ve eksilerini düşün, kendine gel.” Anne. Kızma.

İş için liste yapmak kolay. Yaz olsun bitsin. İstifası da kolay. At bir kağıda imza, eyvallah… Kocana kızınca yap sen sıkıysa. Listeyi yaparken de yediğim haltın farkındayım aslında, hep bir el freni durumu söz konusu. Listeler genelde iyi adam ile başlar, iyi adam ile biter. Arada notlar alırım.

“Aşıksın düdük kafa, neyi listeliyorsun?”

Tam karşısında da şu yazar: “Aşk karın doyurmuyor ki! Neden karışıyor harcamalarıma. Kendimi çocuk gibi hissettiriyor bana.”

“Elli kere söyledim bunu yapmamasını, daha ne kadar açıklamam gerekecek?”

“Amma da sabit fikirli.”

“Of sabah işe giderken pek yakışıklıydı ama…”

Ya da “Başlamak üzereyim bu balık tutkusuna. Ben gidiyorum deyip yok olmak ne kolay kaç gün. Ben yapsam ne olur” satırları oluyor aralarda, özellikle de anne baba olduktan sonra.

“İyi de ben çıkarken bana karışmıyor ki adam, o da gidebilir yani balığa.”

“Zaten bana 10 sene önce ‘sen bunu yapamazsın’ demişti, cesaretimi kırmıştı.”

“Bak yine geçmişe gittin. 10 sene olmuş, hâlâ aklında. Unut kadın, unut.”

Çok kızdıysam, bana göre eksileri yazıyorum, yazıyorum. Sonra diğerine geçiyorum. Aaaa bir bakıyorum artı hanesi uzuyor da uzuyor. Yazarken de kıyamıyorum ki. “Yine saçmaladım” deyip bırakıyorum. Yazmak iyi çünkü insanın gözüne gözüne sokuluyor her şey. İyi adam, aşığım, iyi baba, şöyle, böyle… Kendimi kocayı överken buluyorum bu kez de. Hemen gidiyorum içeri, onun parfümünü sıkıyorum. Kızdığım zamanlarda onun gibi kokmak iyi geliyor. Anında yumuşuyorum.

Ve bütün bunlar olup biterken onun hiçbir şeyden haberi olmuyor. Ya işte oluyor, ya ben o uyurken yapıyorum. Çünkü genelde kendi kendime kavga ediyorum. Akşam tartıştıysak, uykusunu bölmez, gider yatar. (Ki daha önce yazdığım üzere birkaç kez “kavgamız henüz bitmedi, kalk” diye uyandırmışlığım var) Kalırım salonda bir başıma. Diyelim ki sabah evden hır gür çıktı, yine kendi kendime konuşuyorum. O ise bence işe gidene kadar sakinleşiyor. Ben alıyorum kahvemi elime, bizim küçücük evde volta atıyorum. Söyleniyorum. Bazen sanki karşımdaymış gibi aynanın önüne geçip dırdırlanıyorum. Sonra oturup işte liste liste yazıyorum, ardından hemen bir e-mail hazırlıyorum. Döküyorum içimdekileri. Sanki ona söyler gibi, konuşuyormuşuz gibi başlıyorum yazılı dır dıra. Fakat bir dakika. Önemli olan ne? O e-maili göndermiyorum. Yazdım ya, rahatlıyorum. Sakinleşiyorum. O gün toplantım varsa giyinip çıkıyorum, o mail taslakta duruyor. Her an gönderebileceğimi bilmek rahatlatıyor beni. Derken iş koşturması, görüşmeler falan arada kaynıyor. Bir arayıp “Nasılsın” deyince yelkenleri suya indiriyorum. Sabah tartıştığım adam o değil de karşı komşuymuş gibi anında başka bir kadın oluyorum. E-maili de siliyorum.

Birkaç kez göndermişliğim var. Ancak sanal ortam bu, neyin nereye gittiği belli olmaz, iş adresine atmıyorum. “Ya biri görürse?” paranoyasından hiçbir şartta vazgeçemem. O da tabii diğer e-mailine gün içinde bakmadığı için, sorun çözüldüğü zaman, birkaç gün sonra görüyor. Cevap yazıyor: “Şimdi okudum, sildim.” Sen aman iş yerinde görmesin kimse diye düşün, onca emek ver yaz, o günler sonra görsün. “Sildim” demekle ne kastediyor: “Sen bunları yazmamış farzediyorum, beni sevdiğini biliyorum.”

Bir de tabii onun açısından bakmak lazım. Sabah azıcık dırdırlanmışsınız. Çıkmışsın evden, işe gitmişsin. Yapışmışsın ekran başına. Sabahı unutmuşun bile. Eve gelmişsin her şey normal. Birkaç gün sonra diğer e-mailine bir bakıyorsun, oooo kadın yazmış da yazmış. Sinirlenmek yerine, dikkate almamayı seçmesi bence bizi kurtaran. Bir de içimin dışımın bir olduğunu bilmesi. Azıcık becersem çenemi tutmayı, azıcık başarsam…

Kadın olmak zor. Ani sinirlenip, 10 saniye sonra dünyanın en sakin inanı gibi takılabilen İkizler kadını olmak daha zor…

Of şimdi bunları okuyunca inanamayacak. Her seferinde kendi kendimi yazarak ele veriyorum, gelin görün ki çeneyi tutamıyorum. Yazar yazmaz ona göndereceğim. Çünkü aşağıda bir artı eksi listesi var ki….

Acaba o benimle ilgili bir liste yapsa ne yazar? Yazıyı bitirdim, gönderdim, “hadi” dedim, “yaz.”

Artılar                                               Eksiler

Beni çok seviyor                           Ani parlıyor
İyi kadın, iyi anne                         Bazen dırdırı fena
İşinde inatçı ve odaklanmış      Kendini düşük değerliyor
Kelimelerle arası iyi                    Tüm kelimelerle arası iyi
Coşkulu ve duygulu                    Bazen asabi ve hırçın
İçten ve samimi                            Tersi çok ters
Dinamik ve hayat dolu               Yorgun hissetmene mahal yok

Hiçbir kelimesine, harfine dokunmadım benimle ilgili yazdıklarının. “Tersi çok ters” konusunda haklı ne yazık ki…

En proaktif kim?

Hadi o zaman bir itiraf daha. Şimdi ben bir sene kaygılarım için terapiye gittiğimi yazmıştım. Terapistim yurt dışına gitti, döndü, yeniden başlıyorum. Koşarak sarılacağım boynuna. Neyse… Arkın da duygularını saklayan, belli etmeyen biri olduğu için her şeyi içine atmasından endişelendim, dedim “sen de git.” Önce gık dedi, guk dedi, kabul etti. Şimdi o da “Herkesin ayda bir kez gidip konuşacağı bir terapisti olsun” diyor. Anlatmak istediğime gelince. Biz pek dokunmatik bir çift değiliz. Hani öyle el ele yürümeyiz, sarılarak uyuyamayız… Sarılırım işten gelince, özleyince, ama o kadar. Öyle TV karşısında “yanyanayatangillerden” olmadık hiç. Bir gün, durup dururken geldi bana sarıldı gitti. Ertesi gün, ben bilgisayar başındayken yine geldi, sarıldı, öptü. Bir sonraki gün her zamanki gibi yatmış TV izliyordu, “yanıma gel beraber izleyelim” dedi. Gittim. Yattım yanına. Ama hareket yok. Ekrana bakmaya devam. Sonra kalktım. Biraz sonra gelip de sarılınca dedim “Hayrola, beni aldatıyor musun sen?” Filmlerde adam kadına pırlanta yüzük alınca “bir şeyler karıştırıyorum” demekse, bu da benim için öyle. Şaşırdı tabii tepkime. Sonra ağzındaki baklayı çıkardı. Proaktif olmaya çalışıyormuş ilişkimizde. Hep ben “hadi şunu yapalım bunu yapalım” diyorum ya, Irmak’ı parka götürmedi diye tartışmıştık ya, işte tavsiye üzerine proaktif olmayı deniyormuş. “Ne yapayım, elden gelen bu” dedi. Şimdi kim bir şey yapsa, “n’aber proaktif” diye takılıyoruz birbirimize.

Terapi ikimize de iyi geldi. En kötüsü gülüyoruz işte, daha ne olsun?

Kara liste de yok değil hani…

Bu listeleme işi kötü günlerde fena oluyor. Adı resmen kara listeye çıkıyor. Misal, bu yaz ayağımı kırdım. 45 gün basamadım, yattım, sonra zor toparlandım. Bu sırada ne yaptım. Kim aradı, kim aramadı? En sevmediğim şey olan “sitem”i kimselere çaktırmadan yazarak hallettim. O dönemde bir kara listem vardı ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

“Bak o zaten beni şu zaman da aramamıştı. Demek ki yalanmış işte dostluk.”

“Tamam, ben de onu ihmal etmiş olabilirim fakat bu durum başka.”

“O var ya, iyi günde de aramaz. Neden şimdi telefon bekliyorum ki.”

Nasıl saçmalamışım, anlatmam mümkün değil. Ayaklanınca ilk işim defteri yırtmak oldu. Normalde “aradı, aramadı” olayına kızan ben, öyle koltuğa sabitlenince sanırım devreler de yandı. Uğraşacak şey aradım resmen. Hele ki Arkın’a nasıl yansıttım bunu, of of of.

“Neden akşamları gel seni gezdireyim” demiyorsun.

“Ben burada bütün gün koltuğa yapışıyorum, gelir gelmez TV açıyorsun.”

“Niye benimle ilgilenmiyorsun?”

“Neden bana güzel şeyler söylemiyorsun?”

“Çocuk eve yapıştı benim yüzümden. Akşamları bir saat parka götürsen neyin eksilir? Onu parka götür, beni de koy bir banka, beklerim sizi orada…”

İçimden resmen başka bir kadın çıktı. Hatta ayağımı tedavi eden doktordan da azar işittim “amma negatifsin” diye. Dedim “ben normalde böyle değilim, gerçekten tanısanız inanmazsınız.” Ama inanmadı haliyle.  Kaç kez Arkın’a “kolay gelsin” dedi, sayamadım. Resmen erkek dayanışması yaşadılar. Ne zaman ki ayaklandım, bir kendime geldim, toparlandım, o zaman çıktım karşısına, “işte bu benim” dedim. İnanmış mıdır acaba? Hatta “Ayağım kırık yatarken zayıflamayı becerdim” dedim. Doktorun cevabı “sinirdendir” oldu. Daha da bir şey anlatmama gerek yok herhalde.

İşte böyle dönemlerde o kara liste durumu fena. Beklemek kötü. İnsan kendi yaptıklarını, aramayı unuttuklarını hatırlayamıyor, sırf o ana odaklanıyor. İyileşince aklım başıma geldi, resmen utandım düşündüklerim yüzünden.

Mis gibi kocan kokuyorsun işte daha ne

Parfüm meselesine gelince. Gerçekten işe yarıyor. Bizim Kasım ayında 18 senemiz dolmak üzere. (Brüt 18, neti karıştırmayalım) Çok sevdiğim bir parfümü vardır vazgeçmesine izin vermediğim. İşte o benim için evde. Ne zaman kırılsam, kızsam, onu sıkıyorum. Sanki yanımdaymış gibi oluyor. İlk aşık olduğum zamana gidip, yumuşuyorum. Kendi kendimi sakinleştirme yöntemi buldum. Daha ne olsun?

En çok kapışan çift ödülü verilse…

Bir de bakmayın böyle yazdığıma. İki gündür yine kapışma rekoru kırıyoruz. Ama bunları anlatmak bile iyi geldi. Yine bir yumuşatıcı etkisi yaptı. Bu nedenle diyorum ki, siz de yazın. Kızınca mutlaka yazın. Hele ki 0 taslakta duran e-mail var ya, öyle etkili ki. Şimdi ben arayacağım mesela kuzu kuzu. Olan size oldu. İçimdekiler aynen size aktarıldı. Onun yine bir şeyden haberi yok.😊

Yorumlara kapalıdır.